2008 Krizini Aratmayan Gelişmeler: Riskler 4 Kat Artış Gösterdi!
Finansal buhranların çoğu kez ufak bir kıvılcımla ateşlendiği bilinir. İlk bakışta önemsiz sayılabilecek bir olay, yıllar sonra herkesin dikkatini çeken ve tüm sistemi sarsan zincirin başlangıcı olarak akıllarda kalıyor.

MarketWatch’a göre, bugün küresel finansal piyasalarda gözlemlenen sürdürülemez değerlemeler ve ani fiyat dalgalanmaları, benzeri bir kırılmanın kapıda olabileceğini gösteriyor. Hisse senedi piyasaları şu anda sakin bir görünüm sergilese de, arka planda oluşan artan borç yükü yatırımcılar için en büyük tehditlerden birini oluşturuyor.
GAYRİMENKUL VE HİSSE DEĞERLERİNDE RİSK İŞARETLERİ
Dünyanın en büyük zenginlik alanı olarak bilinen gayrimenkul sektörü, global ölçekte yaklaşık yüzde 50 oranında aşırı değerlenmiş durumda. Amerika’da ise bu oran ortalama yüzde 10 seviyesinde kalmakta. Ancak, önemli finans merkezlerine bakıldığında durumun çok daha tehlikeli bir hal aldığı görülmekte. Hisse senedi piyasalarında da benzer bir aşırı değerlenme durumu mevcut. Şirketlerin piyasa değerlerini geçmiş dönemdeki kazançlarıyla karşılaştıran Shiller CAPE oranı, son 25 yılın ortalamasının oldukça üzerinde seyrediyor. Bu durum, bazı hisse fiyatlarının gerçek değerinin iki katına kadar çıkmış olabileceğini düşündürüyor.
McKinsey’ye ait verilere göre, borçlardaki kırılganlığın büyüklüğü daha net olarak ortaya konmuş durumda. Küresel ekonominin %60’ını temsil eden 10 ülkede, 500 trilyon dolarlık reel varlık için 1.000 trilyon dolardan fazla finansal yükümlülük bulunuyor. Üstelik, son 20 yılda reel varlıklara yapılan her 1 dolarlık yatırım karşılığında borçlar 4 kat artmış. Yani, ekonomik büyümenin büyük bir kısmı aslında sürekli büyüyen bir borç yükü üzerine inşa edilmiş.

ŞİRKETLER BORÇLARLA SIKINTI YAŞIYOR
Yüksek değerlemelerin uzun vadeli öz sermaye ile finanse edilmesi durumunda riskin bir nebze yönetilebilmesi mümkündü. Ancak mevcut ekonomik yapı büyük ölçüde borç üzerine kurulu. Faiz oranlarının yüksek ve yeni kaynak bulmanın güçleştiği bu dönemde birçok şirket, borçlarını çevirebilmek için acil olarak yeniden finansman sağlamak zorunda kalıyor. Varlık fiyatları düşmeye başladığında borçların teminatıyla karşılanma oranı da azalıyor. İşte bu aşamada teminat tamamlama talepleri, yani “margin call” süreci devreye giriyor. Yatırımcılar ve şirketler nakit ihtiyaçlarını karşılamak için ellerindeki varlıkları satmaya başladıklarında, düşüş daha da hızlanma eğilimi gösteriyor.
Şu an ABD’deki orta ve küçük ölçekli şirketlerin yaklaşık yüzde 40’ının negatif getiri ile iş yaptıkları belirtiliyor. Global ölçekte ise şirketlerin yüzde 15’i “zombi şirket” kategorisine girmekte. Bu şirketler yalnızca borçlarının faizini ödeyebiliyor; ana parayı azaltamıyor, ortaklarına kâr payı dağıtamıyor ve yeni mali sıkıntılarda ayakta kalmaları giderek zorlaşıyor.
TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİ NAKİT AKIŞINI YAPAY ZEKAYA YÖNLENDİRİYOR
Piyasalardaki en güçlü destek unsurlarından biri, büyük teknoloji şirketlerinin sağladığı yüksek kârlılık ve güçlü nakit akışlarıydı. Ancak şu anda bu kaynaklar, henüz önemli gelir getirmeyen ve yüksek nakit tüketen yapay zeka projelerine yönlendirilmeye başlanmış durumda. Yapay zeka yatırımları için ayrılan milyarlarca dolar, şirketlerin temettü ödemeleri ve hisse geri alımlarını azaltmalarına sebep olabilir. Bu durum, teknoloji hisselerine olan yatırımcı ilgisini olumsuz etkileyebilecek büyük bir risk olarak öne çıkıyor.

Yapılan hesaplamalara göre, mevcut yapay zeka yatırımlarının büyüklüğü, 2000 yılındaki dot-com çılgınlığının 17 katına ve 2008’deki konut krizinin ise 4 katına ulaşmış durumda. Geçmiş krizlerin yaratmış olduğu kayıplar düşünüldüğünde bu rakamlar son derece dikkat çekici. Dot-com çöküşü dünya çapında 5-6 trilyon dolarlık kayba yol açarken, subprime konut krizinin maliyetinin 15-20 trilyon doları bulduğu belirtiliyor. Piyasa uzmanları, bugünkü yapay zeka yatırımlarının taşımış olduğu finansal riskin çok daha büyük olabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
İLK BELİRTİLER ORTAYA ÇIKMAYA BAŞLADI
Piyasalardaki risk faktörleri yalnızca teorik analizlerle sınırlı değil. SpaceX’in yüksek fiyatla tahvil satışı ve borsa dışındaki bazı fonların nakit çıkışlarını durdurması, sistemdeki baskının belirginleşen ilk örnekleri arasında. Bireysel yatırımcılar uzun bir dönem FOMO, yani fırsatı kaçırma korkusuyla hareket etmekte. Fiyatlar artarken piyasadan uzak kalmak istemeyen yatırımcılar çoğu zaman riskleri göz ardı etme eğiliminde. Ancak koşullar değiştiğinde bu psikolojinin hızlıca değişebileceği unutulmamalıdır. FOMO’nun yerini, “kaçmaktan başka çare yok” anlamında kullanılan NOGO paniği alabilir. Nakit ihtiyacı artan yatırımcıların likit varlıkları hızla satmasına yol açılması, dalgalanmanın yalnızca teknoloji hisseleriyle sınırlı kalmamasına neden olabilir. Satışların diğer varlık sınıflarına yayılması borç verenlerin kayıplarını artırmakta, kredi koşullarının ise sertleşmesine yol açmaktadır.